Ceza hukukunda bazı kavramlar vardır; hem çok insani hem de kötüye kullanılmaya çok müsaittir. Haksız tahrik de bunlardan biridir.İnsan bazen kendisine yönelen haksız bir fiilin etkisiyle öfkelenebilir, sarsılabilir, ani bir hiddet veya şiddetli elem altında suç işleyebilir. Kanun koyucu da insan psikolojisinin bu kırılma anını tamamen görmezden gelmemiştir. Bu nedenle haksız tahrik, cezada indirim nedeni olarak düzenlenmiştir.Ancak burada çok hassas bir çizgi vardır: Gerçek tahrik ile sonradan uydurulmuş tahrik aynı şey değildir.
Haksız tahrik, failin cezasında indirim sağlayan bir mazeret kapısıdır; fakat bu kapı, her suçtan sonra aceleyle açılacak bir kaçış kapısı değildir. Mahkeme, bu kapının gerçekten olay anında mı açıldığını, yoksa suçtan sonra savunma masasında mı çizildiğini dikkatle incelemek zorundadır.Çünkü bazı dosyalarda fail, işlediği suçun ağırlığını görünce kendisine yeni bir hikâye arar. Olay anında olmayan sözleri olmuş gibi anlatır. Mağdurun söylemediği hakareti söylenmiş gibi gösterir. Hiç yaşanmamış bir aldatma iddiasını, hiç gerçekleşmemiş bir saldırıyı, hiç duyulmamış bir tehdidi dosyanın ortasına bırakır.Böylece gerçek olayın üstüne suni bir perde çekmeye çalışır.Oysa yargı, perdenin rengine değil, arkasındaki sahneye bakmalıdır.
Bir kişinin sokakta yürüyen birinden para istemesi, alamayınca onu yaralaması ve sonra “bana hakaret etti” demesi tek başına haksız tahrik kabul edilemez. Aynı şekilde eşini öldüren bir kişinin, sırf ceza indirimi alabilmek için ölen kişinin arkasından “bana hakaret etti”, “beni aldattı”, “onurumu kırdı” şeklinde soyut iddialar ileri sürmesi de büyük bir dikkatle ele alınmalıdır.Çünkü burada yalnızca sanığın cezası tartışılmaz. Aynı zamanda mağdurun hatırası, ailesinin acısı ve toplumun adalet duygusu da tartışılır. Ölen bir kişinin artık kendisini savunma imkânı yoktur. Bu nedenle failin, mağdurun arkasından ortaya attığı iddialar sırf savunma beyanıdır diye peşinen doğru kabul edilemez. Aksi hâlde mağdur, önce fiilen öldürülür; sonra dosyada ikinci kez itibarsızlaştırılır.
Haksız tahrik indirimi, ceza hukukunun vicdani ayar mekanizmasıdır. Ama bu mekanizma yanlış kullanılırsa adaletin terazisine kum atılmış olur.
Bu nedenle mahkemeler, haksız tahrik iddiasını değerlendirirken yalnızca sanığın beyanına bakmamalıdır. Olayın öncesi, taraflar arasındaki ilişki, tanık anlatımları, mesaj kayıtları, telefon görüşmeleri, kamera görüntüleri, olayın zamanı, failin suçtan önceki ve sonraki davranışları ve iddianın hayatın olağan akışına uygun olup olmadığı birlikte incelenmelidir.
Gerçek tahrik, olayın doğal akışı içinde iz bırakır. Suni tahrik ise çoğu zaman suçtan sonra dikilmiş bir dekor gibidir; yakından bakıldığında dikiş yerleri belli olur.
Elbette gerçek haksız tahrik hâllerinde indirim uygulanmalıdır. Hukuk, insanı taştan yapılmış bir varlık gibi görmez. İnsan öfkelenir, sarsılır, kırılır, bazen kontrolünü kaybeder. Fakat hukuk aynı zamanda şunu da bilir: Her suçtan sonra bir hikâye üretilebilir. Her fail kendisini daha az kusurlu gösterecek bir gerekçe bulmaya çalışabilir.
İşte yargının görevi, gerçek hiddet ile sonradan yazılmış senaryoyu ayırmaktır.Bu ayrım özellikle kadın cinayetlerinde, aile içi şiddet dosyalarında ve ani sokak saldırılarında çok daha önemlidir. Çünkü bazı failler, mağdura yönelttikleri şiddeti meşrulaştırmak için mağdurun namusuna, kişiliğine, sözlerine veya davranışlarına ilişkin soyut iddialar ortaya atabilir. Bu iddiaların delilsiz biçimde kabulü, yalnızca sanığa indirim sağlamakla kalmaz; toplumda tehlikeli bir mesaj da üretir.
Mahkeme salonu, suçtan sonra yazılmış senaryoların sahnelendiği bir tiyatro değildir. Mahkeme salonu; delilin, aklın ve vicdanın birlikte çalıştığı yerdir.
Haksız tahrik indirimi, failin kusurunun gerçekten azaldığı hâller için vardır. Yoksa suç işleyenin cezasını düşürmek için kullanılan hazır bir indirim kuponu değildir.Bu nedenle haksız tahrik iddiası her dosyada mikroskop hassasiyetiyle incelenmelidir. Gerçekten haksız bir fiil var mı? Bu fiil sanık üzerinde hiddet veya şiddetli elem doğurmuş mu? Suç bu etkinin altında mı işlenmiş? İddia delillerle destekleniyor mu? Yoksa olaydan sonra cezayı azaltmak için kurulmuş suni bir tertip mi? Hukuk devletinde cevap nettir: Gerçek aranır.Çünkü adalet, yalnızca failin anlattığı hikâyeyi dinlemek değildir. Mağdurun susturulmuş sesini, dosyadaki sessiz delilleri ve hayatın olağan akışını da duymaktır.
Haksız tahrik varsa hukuk bunu görmelidir.Ama haksız tahrik yoksa, sonradan kurulmuş senaryo cezayı eksiltmemelidir.Çünkü ceza hukukunda en tehlikeli şeylerden biri, failin suçtan sonra yazdığı hikâyenin, mağdurun yaşadığı gerçeğin önüne geçmesidir.
Hukukçu Abdullah YILMAZ














Yorum Yazın